halleluyeah

Çehov

Dünyanın dört bir yanından toplanmış bir grupla, Dünya’da pek az insanın bildiği bir oyunu oynuyoruz. Aslında herkesin adını duyduğu/gördüğü bir oyun ama çok sık oynanan bir oyun değil. Karşımda İskandinav ülkelerinden bir adam var. Sarı kısa saçları, donuk bakışları bu oyunun basitliğine pek uymuyor. Daha çok poker masalarında görmeye alışık olacağınız bir tip. Fakat her nasılsa oyunda başarılı, az önce 13 ceza puanı değerindeki kartı bana kitledi. Sinirimi bozan bir adam. Solumdaki tip, biraz bozuk bir elit. Kağıtları masaya atışında bile o boktan üstten bakan İngiliz havasını sezebiliyorsunuz. Fakat bu  oyun için atalarından gelen çok büyük bir  yeteneği var, insanları birbirine düşürmekte ve yönetmekte eşsiz bir yeteneğe sahip. Beni İskandinav’a karşı gazladıktan bir el sonra, Maça Kızı’nı bana verip, eli alır almaz üç kez maça döndürdü. O elit duruşunun altındaki, rakibini ezmek için yanıp tutuşan çingeneyi görmekte zorlanmıyorum. Kazanmak için değil de, rakibini ezmiş olmak için mücadele eden bir ruh hastası.

Sağımdaki eleman oyundan pek anlamıyor. Başarısız bir mafya babası takımı ile oturmuş masaya. Zaten solumdaki herif getirmiş galiba bunu. İstediği zaman kandırabildiği, oyundaki birini hedef göstermek için kullandığı başarısız biri. Hayattan tek beklentisi şu oyunu kazanmak haline gelmiş bir adam, fakat oyunu masadaki en az bilen kişi. Estetik ile bağını koparmış bıyıkları, bakımsız bir suratı ve seyrelmiş saçları var. Geldiği yerdeki medeniyet tanımının tipsizliğiyle bile yarışan bir hali var.

Arka planındaki teması mavi-mor ağırlıklı bir mekandayız. Çok dağınık bir yer, tıpkı masamız gibi, her yerden amaçsızca bir araya getirilmiş çok fazla şey var. Görüntü ve ses kirliliği hat safhada. Çöpün hemen yanında bir bilgisayar, televizyonda F1 yarışı, bir basketbol ve bir futbol maçı arasında dönüşümlü yayın yapılıyor. Bize yakın olan kısımda ise tekno, alternatif pop ve nigga rap aralığında yayın standartları çok geniş bir müzik bölümü var. Ara sıra seçilmiş radyo kayıtları giriyor, masamıza hiç de yakışmayan tartışma programlarında Türkiye adındaki bir ülkedeki aydınımsı bir adam, hem de prime-time’da kendisinden beklenmeyecek derecede başarı ile soru sorma sanatını icra ediyor. Başka bir ikili kendi döneminin spor medyasını zaman zaman alaya alarak basketbol konuşmaya çalışıyorlar.

Her ne kadar kumar oynamıyor olsak da, masamız kağıt oyunlarına uygun bir şekilde yeşil bir çuha ile kaplı. Standart bir 52lik iskambil destemiz var. Normalde arkası kırmızı kaplı bir desteydi, fakat mavi olarak değiştirmemizi rica ettim. Doğulu biraz mırın kırın etse de otoriter davranmak zorunda kaldım. Bu dağınık ortamın renk temasına en azından arkası mavi renkli Angora bir 52lik deste ile eşlik ettik.

Oyun masamızın kültürel renkliliğinde tek eksik olan Latin Amerika üyesi arkadaşın yerini dolduran kişiyim ben bugün. Normalde benim yerimde Güneyli biri otururmuş. En azından yanımdakiler öyle olduğunu söylüyor. Ben ise buraya SONY firmasını temsilen geldim, daha doğrusu gelmişim. Tam olarak karşımdaki grup ile firmanın bağlantısını çözebilmiş değilim ama sorun değil. İyi bir oyun oynadıktan sonra çok da bir önemi yok.

Oyun, yıllardır Microsoft’un hayatı yaşama kılavuzu olarak tüm dünyaya dağıtmak amacıyla tüm kendi üretimi PC’lere koyduğu bir oyun. Amacı da çok basit, pislikten olabildiğince uzak durmaya çalış. Eğer bir pisliğe bulaşırsan da sonuna kadar gitmeye çalış. Kirli bir işe yarım bulaşmak, beladan başka bir şey getirmez.

Masadakilerin hepsinin ortak bir özelliği var, hepsi tarihine inanılmaz düşkün. Bitmek bilmeyen bir “Ah eski oyunlar!” konuşmaları masayı sarmış durumda. Doğulu adam dedesi olmasından gurur duyduğu Hasta Adam’dan bahsedip duruyor. İskandinav’ın anlatmaya doyamadığı bir mitoloji geleneği ve demokrasi timsali toplum geçmişi var. Solumdaki Çakma Soylu’nun zaten hiçbir bağı bulunmamasına rağmen hala taptığı bir aile ağacı var, tarihe saplantı konusunda masanın zirvesi onda.

Oyunun bitmesine az kaldı*, ve solumdaki Çakma Soylu ile yakın gidiyoruz. Ortamda bir DJ müziği çalıyorken, Maça Kızı’nı çakmak için zirve anını bekliyorum**.

Oyun bitiyor, kazanıyorum. Galibiyetimi bütün mekan kalp şeklindeki balonları havaya fırlatarak kutluyor. Oyunumuzun adına ve niteliğine yakışır bir kutlama fakat Maça Kızı yok. Masadaki grup ise bu oyunu unutmuş bir halde, tekrar oynamak için bir dokunuşumu bekliyor adeta. Oyun bittiğinde, rakiplerimden önce bir görevli beni “Tebrikler, oyunu kazandınız!” cümlesi ile tebrik ediyor. Daha fazla çevrimiçi oyun almayı isteyip istemediğimi soruyor. Söylediği şeyin anlamını soramadan, daha önceki başarılarımı bana hatırlatıyor;

En iyi skor:9 Tarih: 30.06.2013

Oynanan oyun: 26

Kazanılan oyun: 11 Yüzde: %42

Bilinç sikişmesi diye buna mı diyorlar acaba? Hava almaya çıkmam gerektiğini anlıyorum. Bari dondurmacıya gideyim, hem internete de bakarım.

—-

*Birisi oyunu çok kötü oynamayı sürdürdükçe oyunun bitmesine az kalır.[↩]

**http://youtu.be/viT_kFfLOys?t=13m10s —> 13.32’ye kadar.[↩]


2 yorum

  1. Anonim dedi ki:

    okuduk amk sürekli paylaşma.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: