halleluyeah

Başlangıç » gündem » Nazar mı Değdi?

Nazar mı Değdi?

Başlıkla alakalı olarak ŞU linki ziyaret edebilirsiniz. Gezi Parkı olaylarının başlandığından bugüne geçen günler 20’yi buldu. Peki ama bu olaylar niye oldu? Dar olarak bakmayalım bu konuya, bu ülke nasıl oldu da dünyanın en başarılı pasif direnişlerinden biri ile diğer yarım küredeki toplu taşıma isyanlarına referans oldu?[1]31 Mayıs sabahı Park’a yaşanan polis taarruzunu unutup, olaya siyaset tarihi açısından bakmak, bu olaylardan ne sonuç çıkarmalıyız onu aramak lazım.[2]


uykusuzkapakÖncelikle, Türkiye’de basının ne kadar kirli olduğunu ve olayları değerlendirme aşamasında referans olarak kullanılamayacağını çok şiddetli bir şekilde gördük. Yirmi güne yakın bir süreçte, İstanbul’un göbeği Taksim’deki polis terörünü bu kadar masum bir hareket olarak yayınlayarak, sorulması gereken soruları sormamakta akıl almaz bir direniş göstererek, yedi gazete ağız birliği yapıp talimat sürmanşet girerek, İstanbul’un göbeğindeki katliamda penguen belgeseli yayınlayıp, sabah 7de düzenlenen gösteri molotoflarına ise muazzam bir habercilikle canlı yayın girerek, ne kadar değersiz olduklarını bize aşama aşama gösterdiler.

Söylenebilecek şeyler çok sınırlı, çevremizdeki insanların bu referansları kullanarak bilgi edinmemesini/savunmamasını sağlamak zorundayız. Özellikle bu olaylar sonrası yaşanacak bir zihin devrimi varsa, bu basının kaynaklık ettiği hafızamızdaki Kürt odaklı nefreti dağıtmak zorundayız. Her şeye sıfırdan başlanması ve yalancı aracıların çıkarılması gerekliliği adına muhteşem bir fırsat basının ortaya koyduğu malzemeler. Aklımıza müzmin suçlu, kötülük timsali ve cinsel sapkınlar olarak kazınmaya çalışılan oradaki insanları değerlendirirken çanak anten medyacılarını[3]  ve İstanbul’un ortasında gösteri hakkını parkta oturarak kullanan insanları, marjinal grup olarak tanımlamaktan çekinmeyen muhabirleri[4]  unutmamak lazım.

Olayların karşı tarafına baktığımızda, olanlardan haberi olmayan, olsa da bu zulmü çeşitli sınırlarla haklı gören bir grup var. Aslında olayların böyle gerçekleşmesi bir sürpriz değil, Türkiye Cumhuriyeti tarihine yayılan iktidar kavgasındaki seküler-mütedeyyin grupların sırayla birbirlerine uyguladığı şiddetin palazlandığı bir dönemdeyiz. Olayların böyle gelişmesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden başlayan çok net sorunlar var.

I.Dünya Savaşı sonrası süreçte, bir takım ülkelerde siyaset felsefesinde karizmatik liderlik olarak adlandırdığımız gruba ait üyeler siyaset tarihinde etki rol oynadılar. Adolf Hitler, Ernesto Che Guevara, Vladimir Ilyich Lenin, Mustafa Kemal Atatürk, Josef Stalin ve Benito Mussolini bunun örnekleri arasında[5] . Bu grubun temel ayırt edici özelliği, uluslarını ülküdaşlık ile tanımlayarak, kendi zihinleriyle örtüşen toplumlar yaratmaya çalışmaları ve bu anlayışın önüne kendilerini sembol olarak koymalarıdır. Bu çabaların şiddetine göre, tatlı su faşisti, ağır faşist veya oha bu kadar da olur mu faşisti tanımlanmaları mümkün.

Bu noktada faşizm kelimesini detaylandırmak önemli, faşist uygulamalar aslında kötülük yapalım amacıyla siyaset tarihinde yer bulan şeyler değil. O sebeple birine faşist demeyi, Okan Bayülgen hassaslığından çıkararak, o kadar önemli bir hakaretmiş gibi düşünmememiz gerekiyor. Temeli bozuk bir elitizmden, ve bunun insanlık tarihine verdiği zararlardan daha çok anlam taşıyan saçma sapan şeyler çıkarmamalıyız faşizmden. Bu konuyla ilgili bir inceleme yazısı yazılabilir tekrar.

nisanyanfad0f0caİlk önce ülküdaşlık ile beraber yaratılan ortamdan bahsetmek gerekiyor. Tekil uygulamalardan bağımsız olarak, genel anlamıyla bir ülkenin ulusuna ülküdaşlık gayesi biçmenin ne gibi sorunlar getirdiğini Sevan Nişanyan’dan dinliyoruz;

“Teorik altyapısı bugün az çok unutulduğu halde fiili etkisini sürdüren bu ilginç kavramın, 1920’ler dünyasında revaçta olan korporatif siyasi teorilerle yakınlığı ilgi çekicidir. En etkili ifadesini İtalya’da Mussolini rejiminde bulan mistik-organik ulus düşüncesinin (1930’ların Hitler Nazizminden farklı olarak) ırkçı boyutlarının bir hayli önemsiz kaldığı belirtilmelidir. Macaristan’da ‘Aziz Isztvan tacı’ ve Portekiz’de estado novo düşüncesinin etrafında simgeleşen; İspanya’da genç Primo Rivera’nın Falange’ı ve Fransa’da aşırı sağ Action française bünyesinde örgütlenen siyasi hareketlerin ortak paydası ırk değil, mitik ögelerle donanmış bir Devlet ve Lider fikri etrafında kenetlenen ve bu sayede Tarihi Misyonunu yerine getirecek olan Ulus kavramıdır. Ulusu harekete geçiren, ona ruh ve anlam veren unsur Liderdir. Bireysel kimliğini ve özgül iradesini altederek kendini Lidere adayan herkes, Ulusun makbul bir üyesi sayılır. Örneğin İtalya’da Musevi asıllı kişiler, soy ve din farkı gözetilmeksizin, Faşist devlet örgütünün en üst düzeylerinde görev alabilmişlerdir.

Görünürde birleştirici ve toparlayıcı özellikleri olan bu akımın, Birinci Dünya Savaşı’nın manevi krizini izleyen yıllarda tüm dünyada belirli bir sempati toplamış olması yadırgatıcı değildir. Teorinin müthiş yapısal zaafı ancak zamanla farkedilecektir.

Şöyle ki: Bir ulusa mensup vatandaş olmanın koşulu bir ulusal ülküyü (ve o ülküyle özdeşleşen siyasi seçenekleri) benimsemek ise, o halde o ülküyü ve uzantılarını benimsemeyi reddeden bir kimse mantıken ‘vatansız’ veya ‘vatan haini’ olmak zorundadır. Temel vatandaşlık hakları, siyasi bir ideale sadakat koşuluna bağlanmıştır. İdealin sınırları ne kadar geniş ve esnek çizilirse çizilsin, sonuçta Ülküye ve Lidere sadakatinden kuşku duyulan herkes ‘vatan hainliği’ suçlamasıyla karşı karşıyadır. ‘İhanet’ kuşkusunun böylesi merkezi bir önem kazandığı bir siyasi ortamda ise, ‘vatansızlık’ ve ‘hainlik’ suçlamaları kaçınılmaz olarak siyasi mücadelenin ana silahlarından biri haline gelecek, temel vatandaşlık hakları sürekli olarak sorgulanacak, totaliter devletin kanlı ve paranoyak üslubu tüm topluma hâkim olacaktır.” (Yanlış Cumhuriyet-Sf.379, 380)

Daha sonra I.Dünya Savaşı’nın kaybedenleri, etkin toplumsal birleşme ve düşmanlık duygularıyla diktatörlerinin sırtında bildiğimiz üzere II.Dünya Savaşı’na girdiler. Buradan sonrasını yine Sevan Nişanyan’dan bir alıntıya bırakabiliriz;

” ‘Ulusal ülkü’ kavramına dayalı milli kimlik düşüncesi, yirmi yıla yakın bir kan ve felaket çağının ardından, yeryüzünün uygar uluslarının birçoğunda saygınlığını yitirmiştir. İkinci Dünya Savaşı talihsizliğini yaşamamış olan Türkiye’de ise, uygar dünyanın 1945’ten beri nefret ve infialle andığı bu teori, halen ‘birleştirici’, hatta ‘demokrat’ ve ‘sol’ bir anlayış olarak sunulabilmektedir. ” (Yanlış Cumhuriyet-Sf. 380)

İşte sorun burada, karizmatik liderliğe dayanan siyaset algısını, ona çok büyük felaketler getirdiği için terk etmeyi başardı Avrupa uygarlığı. Buna karşılık II.Dünya Savaşı’nı zor da olsa başarılı bir şekilde, bir toplumsal savaş hareketine ve felaketlerine dahil olmadan geçiren Türkiye’de siyaset geleneğinden hiçbir zaman karizmatik liderlik anlayışı silinmedi. Karşılıklı toplum içi sorunlara sebep olan liderler sırasıyla seküler-mütedeyyin taraflara vururken, karizmatik liderinden zarar görmeyen kesim bu olanlara alkış tuttu. Bunun günümüzdeki tezahürlerinden birini yaşıyoruz aslında. Türkiye’nin siyasi tarihi bunlarla dolu olduğu için, aslında nazar değmiş değil, yeni bir sorunla karşı karşıya değiliz.

Siyasi olarak karizmatik liderlik geleneğine sahip bir ülkede, karizmatik liderliklerin diktatörlüğe dönüşmesi demokrasi ve anayasal şartlara rağmen çok zor değil. Günümüzde örneğini gördüğümüz meclis içi gerekli çoğunluğu sağlamak ve parti içi biat kültürüne sahip olmak bunun geçerli göstergesi. Zaten diktatörlükle bağdaştırabileceğimiz her şeyi günümüz gidişatında görebiliyoruz. Yargı kararlarını grup parti toplantılarında eleştirmek, ülkedeki muhalefet her türlü fikri ve uygulamayı bastırmak adına gücünü halktan aldığının ispatı adına yapılan mitingler ve plebisit kararı, tarihsel hesaplaşmalara girişmek gibi maddeler en başta sayılabilir.

taksim-gezi-parki1.jpgTabii ki, Erdoğan Topçu Kışlası’nın artık sadece tarihsel bir hesaplaşmanın önüne geçtiğinin farkında. Topçu Kışlası aynı zamanda Erdoğan için hem bir güç testi, hem de geleceğe atılmış bir imza-anıt olacak. Zaten Türk tarihine adını yazmak konusunda bu anıtların öneminin farkında olduğu statlara, üniversiteler vermeye başladığı isimlerden de biliniyordu. Atatürk ve Kenan Evren’in bu konuda Türkiye’de edindiği yer ortada, aynı zamanda İsmet İnönü’nün de bu yönde bir çabası olduğunu biliyoruz. Karizmatik liderlik kültürünün yansıması hep bunlar. Ya da, diktatörlük iddiasını reddeden Erdoğan’ın Gezi Parkı’nda oturan grubu gaz bombalarıyla dağıtırken, belediye araçlarını kendi mitingi için kullanırken algıda partisini devletleştirmek  çabasında olduğunu tabii ki biliyoruz. Olayları sadece yüzeysel sonuçlarıyla değil, alt metinleriyle beraber incelediğimizde çok daha vahim bir tablo çıkıyor ortaya Türkiye adına.

Gezi Parkı Direnişi adına düşünürsek, Türkiye’nin genel profilinden uzak bir direniş bu. Zaten muhtemelen 31 Mayıs sabahı yapılan saçma sapan müdahale olmasaydı bu düzeyde bir direniş olması da mümkün değildi. Türk tarihine baktığımızda böyle bir pasif direniş bilinciyle beraber yapılması da muazzam. Karşı tarafın acımasızlığını takip edenler için, bu hareketin yirmi gün boyunca pasif bir şekilde sürmesi gerçekten insanlık dersi gibi bir şey[6] .

Karşı tarafın eyleme karşı şiddeti hem polis güçlerinin uygulamaları ile hem de halkın AK Parti tabanı olan kesimiyle artırdığını düşünürsek, ne yapmak gerekiyor? Bu tamamen hayatınıza referans aldığınız nokta ile alakalı. Türkiye’ye çok büyük bir anlam atfediyorsanız ve yukarıda bahsettiğimiz ülküdaşlığa sahipseniz, ülkenin gelecekteki tarih kitaplarında “Halk gösterileri sebebiyle dönemin iktidarı tarafından çok ağır şiddete uğradı. Fakat dünya tarihinin en başarılı pasif direnişlerinden birini göstererek, AK Parti hükümetinin yıkılmasına zemin hazırladı.” ya da “Dönemin provokatör eylemcileri doğayı bahane ederek, iktidara karşı çıkıp Taksim Meydanını terörize etmişlerdi. Fakat isyan Recep Tayyip Erdoğan ve kolluk kuvvetleri tarafından bastırıldı.”  cümlelerinde yer almak için hala zamanınız var. Böyle bir ülküdaşlığa sahip değilseniz, sıkıntıdan oturup değerlendirme yapan yazı falan yazabilirsiniz.[7]

—-

Dipnotlar:

[1] http://www.radikal.com.tr/dunya/sao_pauloda_halk_ayaklandi_ask_bitti_burasi_turkiye-1137571 [↩]

[2] Tarih özürlü birinin bu işe girişmesi, büyük ayıp aslında. [↩]

[3] http://www.candastolgaisik.com/ctiyazi.php?id=247 [↩]

[4] http://www.youtube.com/watch?v=Uayt7ytFh3o [↩]

[5] Görece bir ahlaki sıralamaya oturmaması, karışık sıralanması için çaba gösterdim. [↩]

[6] Eylemlerin geldiği noktayı anlamak açısından önemli olabilir –> http://www.youtube.com/watch?v=R_9JD58Qz2A [↩]

[7] Yazının son dipnot kısmına okumasını faydalı gördüğüm bir takım yazı linkleri koyayım istedim.  Mimari, tarihi, biyolojik ve psikolojik bir takım önemli noktalar içeriyorlar.
http://www.arkitera.com/gorus/index/detay/topcu-kislasini-diriltmek-ne-anlama-geliyor_/278
http://www.arkitera.com/gorus/index/detay/bir-devrimin-mimari-sifreleri/387
http://www.huffingtonpost.co.uk/professor-ian-robertson/turkey-erdoan-10-year-illness_b_3410736.html
http://www.bianet.org/biamag/yasam/147597-hubris-sendromu-ve-basbakan-olmak [↩]


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: