halleluyeah

Başlangıç » din » Yatak Odasında Felsefe Kitap İncelemesi

Yatak Odasında Felsefe Kitap İncelemesi

yatak odasında felsefeBu kitabın çok ilginç bir kitap olduğunu önceden okumuştum ufaktan. Diyaloglarda bozukluk var şeklinde yorumlar görmüştüm. Fakat problem çok daha büyük. Adnan Aybaba kitabı eline alsa “İbne miyiz hocam ya!”[1] deyip atar elinden kitabı.

Kitap bir kere kesinlikle herkese göre değil. Bana göre miydi, bilmiyorum fakat bir görev bilinciyle okudum sonuna kadar. Nitekim daha saf, daha normal bir dilin kullanıldığı hitabet bölümünü görünce memnun da kaldım kitabı yarıda bırakmadığıma.

Kitaptaki diyaloglara Türk televizyonlarından aşinayız. İbretlik hikâyeler tadındaki programlarda nasıl sunulduysa bozuk aileler, elimizdeki karakterler ve konuşma tarzları da aynen öyle. Diyaloglar aşırı sıra dışı ve yapay. Ve bahsettiğim kitabın hitabet bölümü hariç, bu diyalogların standardı değişmiyor.

Kitaptaki karakterler üzerine eğilmek istemiyorum, çünkü hiçbir derinlikleri yok. Marquis de Sade tamamen kafasındakileri anlatmak için, abartılı diyaloglarla onları birer fikir verme aleti olarak kullanmış. Sırayla karakterlere paslar atılıyor[2], birkaç konu hakkında fikirler sunuluyor ve daha sonra seksle ilgili diyaloglar başlıyor. Bu sıralamayı arada Dolmancé karakterinin kitabı ile bize hitabet yaparak bölmüş ki bu işlemi yapmasa hakikaten çekilecek dert değil bu kitabı okumak.

Dinler ve töreler şeklinde iki konuya bölünmüş hitabet bölümünde sunulan fikirler daha yumuşak. Daha doğrusu fikirler aynı sertlikte fakat sunumu, üslubu, açıklamaları daha yumuşak. Hem kitabın arkasındaki Marquis de Sade’in sözlerinden[3] hem de bu hitabet bölümünden, kitaptaki diyalogların çivi çiviyi söker kafasıyla, fikir sunumuna giriş niteliği ile bu kadar sıra dışı yazıldığını düşünüyorum. Diyaloglar boktan da olsa, sunum için böyle bir yöntem denemek çok kötü değil üzerine düşünüldüğünde.

Genel olarak savunulan fikirler post modern olmasına rağmen her fikre dünya halklarından doğruluğunu bilmediğimiz örnekler(yazının devamında bahsedeceğim Kuran örneği mesela) verilmiş. Post modern fikirleri savunmak için mantıksal açılımlar yapmak ya da doğayı kaynak almak uygun bir yöntemken, bu kadar örnek peşine düşmek bana göre fazla klasik, modern bir yöntem.

Kitapta parça parça çok geniş kapsamda fikirler sunulmuş. Ben kafaların çok karışmaması, dağınık gitmemek adına notlarımı dinler ile siyasete ait fikirler, sosyal ilişkilere ait fikirler ve doğaya, cinselliğe ait fikirler olarak üçe ayırdım. Birbirleriyle kesiştikleri bölümler mutlaka ki var fakat elimden geldiğince notlarımı toparlamaya çalıştığımdan, daha uygun bir yol bulamadım.

Marquis-de-Sade-Resimleri-Fotograflari-Fotolari-Pictures-Photos-15

  • Dinlere, Siyasete Ait Fikirler

Tanrıya yönelik eleştiriler, herhangi bir kitapta bulabileceğiniz kadar standart. Doğanın umursamazlığı ile tanrının varsayılan amacının iyi-kötü doğrusunda farklı yerde durması[4], tanrının varlığı hakkında fikrimizin olmadığı, çözümsüz evreni daha da çözümsüz hale getirmesi[5], tanrının insanı yaratırken sonuçların farkında olması yani kader kavramındaki problemler ve klasik Hıristiyan model tanrı eleştirisi.

Günümüze yönelik muazzam bir öngörüsü var Marquis de Sade’ın.  Alıntılarsak; “(…) bu dinlerden birine verilen öncelik ya da gösterilen himaye sonucunda yok edilen eşitlik bir süre sonra yönetimden de yok olacaktır ve yeniden inşa edilen teokrasiden, kısa süre içinde aristokrasi de yeniden doğacaktır.” Dinlere yasal ve hukuksal koruma, dayanak sağlanmasının tehlikeleri konusunda muhteşem bir uyarı yapılmış. Örnekler genişletilebilir, ama günümüz Türkiye’sini örneklerin tepesine koymak mümkün. Gerçekten çok başarılı bir öngörü. Bu arada kitabın 1795 yılında yazıldığını hatırlatalım.

Yazarın tanrı kavramıyla ya da onunla beraber oluşan din kavramıyla değil de Hıristiyan model (ya da semavi dinlerin tanrıları) tanrı ile ilgili bir problemi olduğu gibi bir fikrim var. Bunu da “Hıristiyanlığı, vahşi tek tanrıları kaldıralım, gerekirse yerine Pagan tanrılarını koyalım” sözünden anlayabiliyoruz. Bana kalırsa orta yolu reddeden, reddetmesi ile ünlü biri için gerçekten çok kötü bir fikir bu. Pagan tanrıları yerine Hıristiyan tanrıları koyarsak doğal yaşama daha uygun bir dönem yaşayabiliriz denmiş fakat az önce bahsettiğim yasa yoluyla yaptığı teokrasi eleştirisi için, bahsedilen dinin illa ki semavi olması mı gerekiyor?

“Muhammed’in Kuran’da kutsadığı bu sapıklığa pek eğilimli olan Türkler…” Türklerin eğilimini bilemem fakat yazar Kuran konusunda yanılıyor. Ters ilişkiler Kuran’da açıkça kötülenmekte, lanetlenmektedir.

Yazarın siyaset ile ilgili bakış açısı çok garip. Yazarın kendini liberter olarak tanımladığını söylemekle başlayalım. Zaten bununla ilgili de garip birçok notumuz var. Fakat hitabet kısmındaki şu alıntı geri kalan kısımda söyleyeceklerim hakkında fikir verebilir; “Fransız karakterinin, dehasının, özgür kaldığında hangi yüce eylemlere muktedir olduğu bir süre sonra görülecektir.” Marquis de Sade açık açık bir milliyetçi, dönemin zihniyeti ile yönetimi ile kafa yapısı hiçbir şekilde bağdaşmasa da Fransız halkına özel, ayrı bir saygı ve güven besliyor. Kitabın başka bir kısmında da bu yüce eylemlerin ancak Fransızlar yaptıktan sonra diğer uygarlıklar ve halklar tarafından takip edileceğini söylüyordu.

Tam olarak düşündüğü hangisi bilmeye tek bir kitap ile imkân yok fakat Marquis de Sade’ın çizdiği portre milliyetçilik çelişkisinden bağımsız olarak, tam olarak liberterlik değil. Onun çizdiği portrede daha çok savaşı ile beraber bir tam anarşi hali var.

Kitap boyunca tek bir minimal devlete ait herhangi bir gönderme ya da dilek yok. Konuşmaların çoğu Fransa ve Fransız halkı üzerine. İşin garipliği liberter yapı bir nebze devlet özelinde mümkün iken, Sade’ın çizdiği tam anarşi rejimi sadece Fransa sınırları içerisinde hayali duruyor.

Kitapta ısrarla savunulan fikirlerden biri de tiranlık yönetimi için köle sayısını artırmak, yani nüfus artışının gerekli olduğu. Cumhuriyet yönetimi için ise devlet üzerindeki yükümlülükleri azaltmak ve bireyleri nitelikli kılmak adına nüfusun kontrol edilmesi gerektiği söylenmiş.  Nüfus azlığı her zaman bireylere nitelikli yapmaya yöneltir mi önemli bir soru. İşin ekonomik yönü de devreye girince pek yorumlanamaz bir hale geliyor bu fikir.

  • Sosyal İlişkilere Ait Fikirler

Sosyal hayata dair, çeşitli kavramlar üzerine fikirler sunulmuş kitapta. Din ya da siyaset üzerine sunulan fikirlere göre nispeten daha vurucu fikirler var bu açıdan. Dolmancé’ın erdemle ilgili fikirleri, elle tutulabilecek fikirlerden biri. “Erdeme ibadet etmek, sürekli fedakârlık demektir, mizacımızın esinlerine sayısız isyan gerektirir.” Doğru-yanlışlığından bağımsız olarak, hedonizmin kitaptaki üzerine düşünmeye değer ilk savunması bu cümleyle veriliyor.

Aldatma konusu ile ilgili günah kişiseldir, eşlerin onuru zedelenmez denmiş. Günümüz toplum hayatıyla uyuşmasa da nispeten mantıklı. Fakat evlilik anlaşması işin içine girince, Madam Saint-Ange beni evliliğe zorlayan ataerklik yasalardı, bu sebeple kocamdan intikam alma hakkım var diyor, aldatma ile ilgili olarak. Bu neyin kafası? Kadının erkeği aldattığı durumlar için, erkeğin aldatmadan haberi yokken, aldatılma ihtimalini düşünerek mutsuz olmamalıdır, çünkü varlığı bilinmeyen bir olay sebebiyle mutsuz olunmaz denmiş. Daha sonra da eğer aldatma fark edilirse, fark edilmemişken mutsuz etmeyen durum, fark edildi diye doğası değişmez(?!?), burada kötü olan şey kocanın ya da eşin keşfidir denmiş. Doğa yüceltici marjinal yazar, sırf fikirlerini savunmak için mantık temel ilkelerine bodoslama dalmış. Erkeklerin çocuklarına yönelik “Ya benim çocuğum değilse?” endişesi, çocuk erkeğin değilse bile evlilikten aldığı tüm maddi pay anneye ait, erkekten bir şey almayacağı için sorun olmayacaktır gibi rezalet bir savunma yapılmış.

Aile ilişkileri konusunda kitapta verilmeye çalışan fikirler biraz garip. Kürtaj ve çocuğun yaşama hakkı konusu ele alınırken, annenin çocuğu üzerinde tüm haklara sahip olduğu savunuluyor. Fakat bireyin özgürlüğü, özel bağlamda cinsel özgürlüğü konu edilirken, ebeveynlerin çocukları üzerinde hiçbir haklarının bulunmadığı savunulmuş. Yani yaşama hakkına yönelik hakları doğaya göre meşru iken hayatlarına müdahil olmak yasaklanmış yazarın bakış açısına göre.

Hitabet bölümünde suçlar kategorilere ayrılıp değerlendirilirken, iftira için çok anlamsız bir değerlendirme yapılmış. İftira, kötü birine atılırsa onun başka bir kötülüğü ortaya çıkacağından, zararsız olacaktır. Eğer iyi birine atılırsa o insan bu sorundan daha erdemli bir insan olarak çıkacaktır. Hedonizmden koparak erdem değerlendirmesine yaptığımız geçişle beraber, fikrin temeli de çok saçma.

Toplum sözleşmesi ile birlikte herkesin hakkının ve malının korunmasının amaçlandığı söylenmiş. Deniyor ki, neden hiçbir şeyi olmayan insan[6] bu sözleşmeye imza atmış, yemin etmiş, söz vermiş olsun ve bu sözleşmeye uysun. Hırsızlık suçunun savunması olarak bu yapılmış ki üzerine düşünülmesi gereken bir fikir bana kalırsa.

Diğer bir suç olarak cinayet incelenmiş. Cinayet, doğa üzerinden değerlendirilerek meşrulaştırılmış[7] fakat bu değerlendirmeye toplum sözleşmesi açısından bakılmamış. Ortada o birey için telafisi olmayan bir son varken, doğaya göre bunun bir dönüşüm ve sıradan bir olay olması bireye ve bireyin haklarına hiçbir anlam ifade etmez.

Cinayet hakkının nüfusu azaltmakta en etkili yöntem olacağı söylenmiş[8], fakat memelilerin toplu davranma hali ile birlikte halktaki savaş kaosunun önüne nasıl geçilebilir? Devlete yönelik ayaklanmaların şiddetlenmesi ya da halk içi savaş sebebi ile devletin zarar görmesi nasıl engellenebilir? Bu problemlere cumhuriyetçi yönetimin, geniş askeri güçlere sahip tiran bir yönetime evrilmesinden başka bir çözüm var mıdır? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?

Ölümün, cinayetin gerekçelendirilmesi gerektiğinden söz edilmiş ki bu beni gerçekten şaşırtmıştı bu kadar cinayet hakkının övülmesinden sonra. Daha da ilginci, dünyaya faydalı olabilecek insanların öldürülmesinin haksızlık olacağından bahsedilmiş. O ünlü soru yine karşımızda. Kime göre, neye göre? Doğayı temel alarak, her bireyi önemsiz ve faydasız bir organik madde olarak gören cumhuriyetçi yönetimin[9] dünyaya iyi, faydalı insanların ölümünü engellemesi gerektiği söyleniyor. Gerçekten tuhaf, çok tuhaf.

marquis de sade

  • Doğaya, Cinselliğe Ait Fikirler

Karakterlerin diyalogları aracılığıyla verilen fikirlerden biri tam olarak doğanın ve cinsiyet kavramının göbeğine oturuyor. Marquis de Sade, diyaloglardan anladığımız kadarıyla açıkça erkekleri kadınlardan daha değerli görüyor. Tabii burada Marquis de Sade’ın bu görüşüyle beraber diyalogların altında, pek geçerli olmayan gerekçeler sunulmuş. Fakat bu gerekçeleri atlarsak, bu tartışmada konuşmamız gereken şey bana kalırsa şudur; kadınların ve erkeklerin doğasını farklı gören, onları toplumda farklı yerlere koyan yumuşak ayrımcılık, bir tarafın diğeri ile kopmasına ve düşmanlık ilişkilerine sebep olur mu, yoksa zaten bireylerin doğasında, iç dünyasında cinsiyete bağlı bir farklılık yok mudur? Cinsiyetlere göre insanlara nasıl davranılması gerektiği, farklı standartlara sahip olunmalı mı, ya da farklı eğilimlere sahip olduklarının düşünülmesi yanlış mıdır soruları, çok değerli ve üzerine çok ince tartışılması gereken sorular bana kalırsa. Yoksa Marquis de Sade’ın sunumunun, değerli herhangi bir tarafı olduğunu düşünmüyorum.

Marquis de Sade ile ilgili ilginç bir taraf, birbiriyle tutarsız düşünceler sunması. Bunu daha ilginç kılan ise, tutarsız olacak olmaları sebebiyle orta yolu reddeden bir yazarın bunu yapması. Madam de Saint-Ange ile verilen fikirlerden biri de, erkek egemen yasaların düzenlenmesi gerektiği. Toplumda etkin gücün erkekler olması gerektiği söyleniyor, fakat onlara yontulmuş yasalardan hoşlanılmıyor. Üstün tarafın kendinden taviz verdiği bir dengenin kurulması mı isteniyor?

Sekste aşırılık arzusunun toplumsal hayat kafası ile ters düşüyor olmasına karşı, bu tercihin doğaya iade edilen samimi bir saygı olarak tanımlandığını görüyoruz. Üzerine düşünülebilecek, hoş bir tanımlama.

Kitapta birden fazla yerde doğanın amacı üremek değildir, yalnızca üremeye hoşgörü gösterir fikri veriliyor. Bunun savunması olarak; doğa sadece yaratsaydı çiftleşmenin amacı üremek olurdu fakat doğada imha da var denmiş. Demek ki yaratma gibi imha da doğanın yasalarından biridir sonucuna varılmış. Buraya kadar tamam. Daha sonra yaratmayı reddederek doğaya saldırmış mı oluyorum deniyor. Kitabın başından beri doğa yasalarını kutsarken, tek amaç hedonizm için istediği yerde aynı yasaları çöpe atabiliyor yazar. “Yaratmayı reddetmekte bir kötülük varsa bile, (…) yok etmenin kötülüğünden çok daha önemsizdir.” Aynı şekilde, gerektiği yerde iyi-kötünün anlamsız olduğunu söyleyen yazar, işine gelince en azından adam öldürmek kadar kötü değil gibi çok absürt bir savunma yapıyor. Zaten evrimsel biyolojiden bildiklerimizle uyuşmayan, temelsiz bir fikrin çelişkili savunması olarak kayda geçsin.

“Doğa Sodom zevklerini, ensest zevklerini, mastürbasyonları vs. yasaklamış olsaydı, bundan bu kadar zevk almamıza izin verir miydi? Doğanın kendini gerçekten ihlal eden şeye hoşgörü göstermesi imkânsızdır.” denmiş. Fakat doğa üreme dürtüsünü körüklese de, bundan uzak duran insanlar hayatını kendi standartlarında zevkli, uygun olarak adlandırabilirler. Bu noktada demek ki, doğa standart dışı davranışlara yeteri kadar hoşgörü gösterebiliyor diyebiliriz.

Cinayetle ilgili olarak şu son notu, doğa kısmına almayı tercih ettim çünkü 18. yüzyılda gelişen materyalizm bakış açısını doğayla bütünleştirerek tanımlama yapılmış. “(…) cinayet kesinlikle bir imha değildir; cinayet işleyen kişi biçimleri değiştirmekten başka bir şey yapmaz; elementleri doğaya geri vermektedir o.” Biz de kendi çapımızda 21. yüzyıl çocukları olarak materyalistiz, fakat bu nedir böyle?

Kitapla ilgili notların, değerlendirmenin sonuna geldik. Son söz olarak söyleyebileceğimiz, sadizmin babasının ciddi olarak adlandırılabilecek çeşitli konular hakkında sıra dışı fikirleri var. Bunların da çok sıra dışı bir biçimde kitapta sunuluşu ile karşı karşıyayız. Kesinlikle sıradan bir deneme kitabı değildi, kesinlikle bir roman ya da tiyatro oyunu da değil. Aşırı diyaloglarıyla fikirlerin sunumu için kullanılan robot karakterler okumayı zorlaştırsa da fikirler üzerinde düşünce süreci geçirirseniz, mutlaka kazanacağınız bir şeyler var bu kitaptan. Zaten Marquis de Sade da kitabı yazdıktan sonra bu süreci atlayarak kitabın üslubunu ya da karakterlerini suçlayanlara pek sinirlenmiş durumda[10], istediği şey bu değil. Sonuç olarak, iyi okumalar efendim. Kitapsız kalmayın.

—-

Dipnotlar:
[1] http://www.youtube.com/watch?v=_YiBqUIwSfk [↩]
[2] Hatta kendisinden önsözde “(…) cesur Eugénie’i taklit edin! Sersem ana babalarınızın kafalarınıza kazıdığı gülünç davranış kurallarının tümünü siz de Eugénie gibi bir çırpıda yok edin, ayaklarınızın altında çiğneyin!” şeklinde bahsedilen karakter, diyaloglar sırasında gerekli konuya atlamayı sağlayan ve her söyleneni onaylayan bir öğrenci. Diğer karakterlerin söylediklerine yönelik en ufak bir sorgulama girişiminde bulunmayan karakter, toplum baskısı ile kafasına yerleştirilen ahlak ilkelerini sorgulayarak 180 sayfa içerisinde çöpe atabiliyor. [↩]
[3] “Evet, ben bir libertenim, itiraf ediyorum, bu konuda akla gelebilecek her şeyi düşündüm; ama düşündüğüm, tasarladığım şeyleri elbette yapmadım ve kesinlikle de yapmayacağım. Ben bir libertenim, adi suçlu ya da katil değil. [↩]
[4] Açıklamak gerekirse, doğanın hareket bütünü, olaylar bütünü için iyi-kötü gibi bir değerlendirme yapmak mümkün değilken, teorik olarak tanrının iyi tarafında durması gerekiyor. Bu uyumsuzluk, yani tanrının elinden çıkan doğa ile tanrının kendisinin amacının uyumsuzluğu, bize acaba tanrı yok mu sorusunu sordurtuyor. [↩]
[5] Tanrı, her ne kadar semavi dinler tarafından kabul görse de, nitelikleri ortaya koyulamayan bir kavram, en azından çoğu inanç sistemi için. Kendisi üzerine objektif bir değerlendirilme yapıldığında, evrenin yaratılma aşamasını derinliklerini bilmiyorken, bu aşamayı nitelikleri belirtilemeyen tanrı kavramına bağlamak, çözümsüzlük yaratıyor. Biraz daha kasarsak Occam’ın Usturası’na uygun değil de diyebiliriz, fakat bilimin standartları ile de çalışmamak gerekir eğer şu an din felsefesi alanı ile ilgili konuştuğumuzu varsayarsak. [↩]
[6] Hiçbir şeyi olmayan insan tanımının sınırlarını belirleyen nedir? Bu argüman çok değerli olsa da, kitapta bu kadar kilit bir sorunun cevapsız bırakılması pek olmamış. [↩]
[7] Bu değerlendirmenin detaylarına cinsellik ve doğa üzerine fikirler kısmında bakacağız. [↩]
[8] Hatırlarsınız ki nüfusun azalması, Marquis de Sade’ın cumhuriyetin devamı ve devletin bekası için önemli gördüğü bir gereklilikti. [↩]
[9] Tabii ki kitap boyunca birey hareketlerinin gerekçelendirilmesinde kullanılan doğanın, aynı şekilde devlet içinde kullandığı varsayımında bulunuyorum. Yoksa direkt olarak böyle bir ifade kullanılmamış. [↩]
[10] “Büyük fikirler yüzünden ahlâkı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlâkı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Ben asla onlara hitap etmiyorum!” [↩]


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: